Yazı Detayı
04 Ekim 2019 - Cuma 13:23 Bu yazı 342 kez okundu
 
Marya'nın Yolculuğu
Furkan ALAKUŞ
damgam
 
 

Halep’e bombalar yağıyordu gündüz, gece. Çoluk çocuk dinlemiyordu bu zalim bombalar ve düştüğü yeri yakıp, yıkıyor içerdekilerin cesedini ulaşılamaz hale getiriyordu. Ve daha da korkunç olan, tüm dünya susuyordu, ses çıkarmıyordu bu katliama. Ağaç için ayaklanan, teröristi savunan, “hamile kalırım, doğurmam” diyerek tecavüzü meşrulaştıran zihniyet günlerce hatta aylarca gündemi meşgul edebilirken Halep’in ve dolayısıyla içindekilerin ölümüne ses çıkarmıyor hatta için için seviniyordu. Yazıklar olsundu, muhafazakâr kesim böyle söylüyordu. Ama onlar da pek bir şey yapmıyorlardı. Eliyle müdahale edemiyordu belki olabilir, diliyle de söylese de ulaştıramıyordu bu da kabul bari kalbiyle buğz etseydi ya! Bunu da unutmuştu, muhafazakâr kesim. Muhafaza etmekte üslerine yoktu, bu düşüncelerini de muhafaza ediyorlar!

Bu keşmekeşin içerisinde binlerce çocuktan hatta bebekten biri de Marya’ydı. Marya, 2 çocuklu bir ailenin 6 aylık küçük kızıydı. Bir abisi vardı ve anne, babası. Diğer yakınlarını yutmuştu Halep. Ve yuttuğu binlerin arasından Marya’nın yakınları bulunamamış, bedenlerine ulaşılamamıştı. Marya, sadece 6 aylıktı. 6 ay, 30 günden 180 gün… Marya belki de 180’den fazla bomba sesi duymuştu şu kısacık ömründe. Oysa 6 ay uzun bir zaman değildi. Ne ölümlerin üzerinden 6 ay geçti de daha dün gibi. Ne doğumlar oldu, 6 ay önce şimdi turp gibi! Ne sözleşme, anlaşma ve çekleşmeler üzerinden geçmişti 6 ay…

Günlerden bir gün, Marya’ın babası kızı kucağında, oğlu -dizinin dibinde- elini tutmuş yürüyorlardı, yutmalarıyla doymayan, doymaya niyeti olmayan obez Halep’in yakık yıkık sokaklarında. Mahalle denmez ya! Başındaki süt dağıtma merkezine gidiyorlardı. Marya’nın annesi mevcut durum münasebitiyle sütten kesilmişti, ancak Marya’nın süt içmesi gerekliydi. O yıkık, harabe mahali aldırış etmeyen Marya, gülümsüyordu babasına. Babası ise binlerce düşünce arasında yüzüne yansıtıyordu, korkusunu, endişesini, çaresizliğini… Marya’nın abisi de etrafı gözlemleme yaşlarında bulunduğundan dikkatlice bakıyordu, birbirine sıkı sıkı tutunması gerekirken her biri bir tarafa dağılan tuğlalara. Sıkı sıkı tutunmak yerine bin parça olmak, nasıl da benziyor âlem-i İslam’a! Nasıl da benziyor ümmet-i Muhammed’e! Nasıl da benziyor, Allah’ın İslam ile şereflendirdiği o mübarek kullarına!

Süt dağıtım merkezine girdiler ve Marya’nın ihtiyacı kadar sütü aldılar, içti kana kana. Haberdar değildi belki ama etkiliyordu Halep’in durumu Marya’yı. Beslenmesini, psikolojisini, gelişimini vs. Abisi de içti sütten ve hamd ettiler, Rabb’e hep birlikte. Şimdi az buçuk gülmüştü yüzleri derken bir bomba sesi daha duydular. Bu sefer çok yakına düşmüştü bomba. Marya’nın babası ani bir sıçrayışla dışarı çıktı lakin ortalık toz duman. Evler bir daha darmadağın. Yolda gelirken korktuğu başına mı gelmişti? İçinde hiç dinmeyen gözyaşı gözünden süzülmeye başladığı sırada dualar ederek sokağın başındaki evlerine baktı ve evet… Orası da katılmıştı, bomba değmiş evler hanesine. Ama bir dakika! Marya’nın annesi… Allah’ım ne olur çıkmış olsun, diyordu karısı için ayakta duramayacak haldeki adam. Yaklaştı evlerine, taş üstünde taş yoktu. Bu sırada acı sahneye çarptı gözü, karısının cesedi… Marya’nın bir yakınını daha yuttu, Halep. Bu defa en yakınını. Canından can bulduğu annesini…

Adamın üzülecek vakti yoktu neredeyse. Karar vermek için gecikmek daha büyük tehlikelere yol açabilirdi. Kucağında Marya, yanında oğluyla yolculuk kararı aldı. İstikamet dönemin kapılarını açan tek komşusu, Türkiye olacaktı. Mesafe 180 km idi. Dile bile kolay değil! Yüzseksen kilometre… Ulaşım seçeneği ve vasıtası yekti. Seçenek yaya, vasıta ayaklar… Tüm bu acıların yanında hiçbir şey değildi koca yürekli adam için. Hemen yola koyuldu. Ceketini dahi almadan çıkmıştı yola. Çünkü mecburdu buna. Çeyizsiz gelin oldum diye ömür boyu başını yiyeceği biri de yoktu, ülkemiz gelinleri gibi. Onun aklına bile gelmedi, tabii. Geceler, gündüzlere devrederken nöbeti, adam devredecek birini bulamadı, omuzlarında htiği tonlarca kederi. Haftalarca sürdü bu yolculuk. Kucakta Marya, elinde oğlu. Günbegün eriyordu adam, ufka doğru. Karayı gören, denizciler gibi sevindi, Hatay’ın Cilvegözü sınır kapısını görünce. Ne keder kaldı ne elem, sanki yeniden doğdu muhterem! Hızlarını biraz daha arttırarak attılar kendilerini, cennet vatan Türkiye’ye. Gerçekten cennet vatandı, Halep’in obezliği ve Suriye’nin zulmü yanında.

Yolculuk bitmeyecekti belki ama meşakkatli süreç bitmişti. Bedenen dinlenebilirlerdi artık. Kampa yönlendirdi yetkililer fakat binlerce Marya vardı orada da. Dolu dediler ve istikamet gösterdiler, Akçakale Sığınma Kampı. Yok, olmaz, yaaa gibi cevapları geçirmedi aklından. Zira aklındaki büyük bir yeri Halep’te bıraktığı hayatının yarısı kaplıyordu. Getirip bıraktılar. Onlar da gitti sonra. Bakalım daha neler görecekti 180 günlükken 180 km yol kat eden Marya ve ailesi…

Çok küçük ve bakıma muhtaç olması, ilgi ihtiyacı Marya’nın kampta kalmasını neredeyse imkânsız hale getiriyordu. Akçakaleli bir aile durumu öğrendi ve Marya’nın bakımını üstlenmek istedi. 4-5 yaşlarında vermek şartıyla almak istediler babasından küçücük kızcağızı. Onların da çocukları vardı mesele farklıydı. Adam çaresiz kabul etti, kızı için kendisinden vazgeçti. Kızı rahat edecek kendisi daha da daralacaktı ama olsundu…

Haftalar haftaları kovaladı, aylar birbiri ardı sıra koşuyordu. Marya, haftada bir, bakımını üstlenen aile tarafından kampa götürülüyor ve öz babasına gösteriliyordu. Gayet güzel ve sağlıklı bir kız olmuştu ancak halen kampta yaşayacak kadar değildi durumu. Hem yaşamı bu denli rahatken kampa almak da dengesini bozacaktı. Her geçen gün yara üstüne yara alan babası ise dua ediyordu sadece. Elinden bu geliyordu çünkü. Kimine dua kimine beddua… Adam o kadar çok yara almıştı ki yüreğine. Derisi soyulsa hissedemezdi böyle müthiş bir acı.

Türkçe de öğrendiler, fakat dertlerini anlatacak kadar değil. Yalnız öğrendikleri kısmın azlığından değil dertlerinin çokluğundan… Bir gün yine kampa geldi Marya. Tanımıyordu öz babasını. Akçakaleli fedakâr aileye son derece ısınmıştı, alışmıştı ve onlardan biri olmuştu. Akçakaleli ailenin babası kucağındaki Marya’yı öz babasına doğru uzattı. Marya gitmedi, 180 km kucağında yol aldığı babasına. Çünkü tanımıyordu, nasıl gitsindi? Ve can alıcı olay yaşandı. Marya, Akçakaleli ailenin reisine “babaaaa” diye sarıldı. Yaralar mahalli adam koca bir yara daha aldı ama acıtmadı. Acısız anı yoktu ki acısın! Yüreği bir daha burkuldu ve yüreğinin teri gözlerinden yanaklarına süzüldü. Bitmişti artık tüm olay, daha ne yapıla bilinirdi ki.

Dostlar, Halep ölüyor ve öldürüyor… Biz ise sessiziz, çaresiz değil!

 
Etiketler: Marya'nın, Yolculuğu,
Yorumlar
Haber Yazılımı